Emel Eva Tokuyan

Emel Eva Tokuyan

Mail: emeltokuyan@gmail.com

KONUŞMAYI BİLMEK

Gün boyunca dökülüyor kelimeler dilimizden. Nelerden bahsediyoruz gün boyunca? Dikkatimiz, önem verdiğimiz şeyler, neler? “Ne yaşadığın değil nasıl anlattığındır önemli olan” diye bir film repliği duymuştum. O zamanlar anlamamıştım ne demek istediğini. Aynı dünyada yaşıyor gibi görünsek de kendi içimizin derinliği, zenginliği başka görünümler başka anlamlar, başka açılar kazandırıyor yaşadığımız her bir ana ve onu aktarımıza. Biz nasıl anlatıyoruz yaşadıklarımızı, ne anlıyoruz, neye bakıyoruz, neyi vurguluyoruz?

Söylemeye değer şeylerden mi konuşuyoruz? Yoksa birbirine benzer durum ifadeleri olan gereksiz söz yığını ile mi dolduruyoruz atmosferi? Bazen düşünüyorum gün boyunca tüm konuşmalarımız kaydedilse ve dinlesek hoşnut olacak mıyız önem verdiğimiz şeylerden, söylediklerimizden?  Söylediklerimiz faydalı mı, yapıcı mı, şefkat barındırıyor mu, gerçek mi, gerekli mi? Yoksa muzip bir gülümseme ile ne çok boş konuşmuşum mu diyeceğiz kendimize? Yapılan araştırmalar ortalama üç yüz ya da beş yüz kelime ile düşünüp konuştuğumuzu bulmuş ise bu sınırlılık içinde pek de kayda değer şeyler olmasa gerek söylediklerimiz.

Bir bilgeye sormuşlar:”Bir kişinin aklını nereden anlarsın?” O da yanıtlamış:”Konuşmasından” Diğer kişi tekrar sormuş: “Ya hiç konuşmuyorsa?” Bilge de gülümseyerek şöyle söylemiş:” Hiç o kadar akıllısını görmedim”

Konuşmak elbette kendimizi ifade etmenin en önemli yollarından bir tanesi kuşkusuz. Ancak çoğunlukla monolog oluyor söylemlerimiz. Konuşmasını bilmediğimiz gibi dinlemesini de bilmiyoruz. Karşımızdakinin söylediklerini kendi zihin süzgecimizde bir yere bağlamaya eğer bağlantısı yoksa dışarıda bırakmaya eğilimli dinliyoruz. Ya kabul ya ret etme tutumu var söylenilenleri. Ya yanıt hazırlıyoruz ya da duymuyoruz bile bize ifade edilmeye çalışılan şeyleri. Konuş-a-bilmek ve dinle-y-e-bilmek en önemli araçlarımızken en etkisiz biçimde yer alıyor hayatımızda… Sohbet ile ilgili Rajneesh’in şu tespitlerine katılmamak elde değil durumumuza bakınca.

“Sohbet; yalnızca üç şarta bağlıdır:
İki cahil insan; gerçekten çok muazzam bir sohbet yapabilir.
Aksi halde böylesi bir sohbet meydana gelemez. Ne kadar cahil olurlarsa sohbetleri o kadar muazzam ve ilgi çekici olacaktır.
İkinci olarak; aydınlanmış bir insan ile aydınlanmamış bir insanın sohbeti…
Sohbet belirli bir konu üzerine olabilir ama çoğunlukla monologdur.
Aydınlanmış kişi konuşacak, aydınlanmamış olan ise sadece soru soracaktır ama bu gerçek anlamda bir sohbet değildir.
Aydınlanmamış olan sohbete nasıl katkıda bulabilir ki? Tek yapabileceği soru sormaktır ve cevap da aydınlanmış olandan gelecektir.
Üçüncü durumda ise iki aydınlanmış insan söz konusudur.
Onlar konuşmaz.
Biliyorlardır ama bildiklerinin kelimelere dökülemeyeceğini de biliyorlardır.”
Hoş bir bakış açısı bu tespitler kendimize uyanı alabileceğimiz… Kendimizi anlamaya, anlatmaya ihtiyacımız var, ancak kendi döngüselliğinden ziyade bizi ileriye taşıyacak konular ve konuşmalara yer açmaya daha çok ihtiyacımız var. Etkin, ilerlemeye olanak tanıyan konuşmalarımızın bol olması ümidiyle…

Facebook Yorum

Yorum Yazın